Deniz de bitti, malzeme de...

Bu hırçınlıklarının, bu agresyonun ve bu saldırgan dil ile tavırların nedeni belli. 
Artık bu topluma değil verebilecekleri, söyleyebilecekleri bir şey dahi kalmadı. 
"Proaktif" olmayı çoktan geride bıraktılar. "Reaktif" moda girdiler uzun süredir. 
Siyasetleri (ve yandaşlarının/borazanlarının yazı-çizi-söylem faaliyetleri) tıkandı kaldı. 
Resim dondu adeta. Görüntü (eski TRT'nin yayın koptuğu anda ekrana yerleştirdiği) "Necefli Maşrapa"ya döndü. 
Sadece ve sadece kendilerine "düşman" gördükleri muhalif (muhalefeti düşman gören ilkel bir demokrasi tefsirinin esaretinden bunlar) kesimin ağzından çıkan en ufak bir lâfa hatta kendilerince o lafın "mealine-yorumuna" bile balıklama atlayıp günlerce tezvirat yaparak günü kurtarmaya çalışıyorlar. 

Fikri Sağlar olayı

CHP eski Mersin Milletvekili, eski Devlet ve Kültür – Turizm Bakanlarından Sayın Sağlar'ın kullandığı (mealen) "Başörtülü hakim tarafından yargılanmak istemem" sözlerinin üzerine atladılar hemen. 
Niye? Kim, hakim kürsüsünde görüşünü, düşüncesini, ideolojisini, beynini ve yüreğini sergileyen biri (ya da bir heyet) tarafından yargılanmak ister? 
Şimdi bu sözün, "Ben başörtüsüne – türbana karşıyım" gibi bir anlama çekilmek istenmesi kadar abuk bir şey olabilir mi? 
Mesela darbe dönemlerinin, askeri (Sıkıyönetim) mahkemelerinde üniformalı hakimlerin karşısında duyulan sıkıntının, Sayın Sağlar'ın anlatmaya çalıştığından ne farkı var? Çünkü, "O hakimin" zaten vereceği hükmün belli olduğu bir mahkemeden rahatsız olacağını beyan etmek neden suç sayılıyor? 
Bu konuda en güzel örneği bugün (5 Ocak 2020) Yeniçağ Gazetesi yazarı Selcan Taşçı verdi. 
Diyor ki, "Madımak Katliamı sanıklarının yargılamasını, Zülfikar Kılıcı takan bir hakimin yaptığını düşünün. Şimdi Sağlar'ı linç edenler, fersah fersah ileri ifadelerle itiraz etmezler miydi böyle bir görüntüye?.."
Ben de aynı soruyu soruyorum. Etmez miydiniz? 
Bunun "Hakimin başındaki örtü" ile bir ilgisi yok. "Hakimin başındaki örtünün, hukukun üzerinde bir anlam taşıyabileceğinden, kendi yüreğinden ve beyninden yükselen değerler üzerinden hüküm kurabileceğinden, bu yüzden de hukukun yara alabileceğinden duyulan kaygı" ile bir ilgisi var. 
Kamusal alan, devlet hizmeti, hakimlik, polislik, askerlik vb. Kamusal (milletin her kesimine hizmet)  görevlerde bulunanlarla ilgili "türban" çekincesini hâlâ anlamamakta ısrar edenlere bunu anlatamazsınız. 
Fikri Sağlar'ı linç ederken (ya da birilerinin yaptığı gibi, aranıza öcü gibi mesafe koyma telaşına düşerken) iyi düşünün.  

İlker Başbuğ olayı

Bir kitap yazmış, eski Genelkurmay Başkanı E. Orgeneral Başbuğ. 

Bu kitapla ilgili Cumhuriyet Gazetesi'ne verdiği mülakatta da, lâf kitabın bir bölümüne geldiğinde, (mealen) "Eğer darbeden birkaç gün önce Adnan Menderes erken seçim tarihi telaffuz etmiş olsaydı, darbe yapılmayabilirdi" gibi bir (retrospektif – geriye dönük) tahminde bulunmuş. 
Tabii ki, başlıkta sözünü ettiğim "malzeme sıkıntısı çeken" kesime, hemen yapay bir malzeme çıkmış buradan. 
Şunu demeye getiriyorlar hemen:
"Bak. Görüyor musun? 27 Mayıs darbesi ile bugün arasında paralellik kuruyor. Tayyip Erdoğan erken seçim tarihi açıklamazsa darbe olur (yaparız) demeye getiriyor. Tehdit ediyor alenen. Darbe sopası gösteriyor bunlar yine!.."
İlker Başbuğ'un, (o dönemin kurmayları arasında) bu tür düşüncelerden belki de en uzak askerlerden biri olduğunu bile bile, üstelik. 
Taraf Gazetesi denen tetikçi FETÖ'cü paçavrasının, "o günlerde" hedefi olmasına yolaçan meşhur "Parmak sallayan" (Bir harp gemisindeki konuşmada sallanan o parmak darbe amaçlı değil, tam tersine asıl darbeci alçak FETÖ örgütlenmesine sallanmıştı. Herkes biliyor. Bilmezden gelmeyin) konuşmalarında dahi, "darbe iması" olmadığını, çocuklar bile süzebilir ve çözebilirdi. 
Dahası, benim de o döneme ilişkin tavırları üzerinden sıkça eleştirdiğim İlker Bey'in "Darbe suçlaması – kumpası" ile toplanan silah arkadaşlarına karşı aldığı ya da almadığı tavrı, "Kozmik oda" olayında verdiği ya da veremediği sınavı eleştiren binlerce silah arkadaşı bile böyle imalarda bulunmazken, kendisinin "uzaktan yakından" böyle bir ima ile suçlanması nasıl bir sığ kafanın ürünüdür? 
Ama sığ kafa, malzemesi tükenince "Darbe" sözcüğünü değil, "D" harfini bile bahane edebilecek kadar, "sadece malzemesini değil, aklını da yitirdiğinden" bu tavırlar hiç de şaşırtıcı değil. 
Ne yani, "Acaba böyle mi algılanır?" diye, geçmiş hiçbir darbe dönemine ilişkin siyasi yorum, analiz, anı vs. yazılıp çizilmeyecek mi? Salak mısınız siz?
Hala utanmıyor musunuz, 20 yıldır "darbe darbe darbe" diye bağırıp, sonunda darbeyi de kendi "kankanız" Pennsylvania'lı Alçak-Ağlak Vaiz'in yapmış olduğu gerçeğinden?
Geçiniz yani... 
"D" harfinden ekmek çıkmaz size. 

Can Ataklı olayı

Bir başka "D"li malzeme de, sevgili meslektaşımız Can Ataklı üzerinden çıkarmaya çalışıyorlar. 
Can Ataklı da, kişisel YouTube kanalında yayınladığı bir kişisel "makale – video"da, "Bu iktidarın nasıl değişebileceği" üzerine ihtimalleri sıralamış. "Darbe filan olmaz, öyle bir şeyin teknik olarak imkanı kalkmış görünüyor" mealinde de bir cümle kullanmış. "Ancak bir doğal afet ya da bir savaş nedeniyle iktidar düşer" demeye getiriyor. 
(mealen) "Darbe olasılığından söz etmenin abes olduğunu, çünkü artık öyle bir silahlı kuvvetler olmadığını" ima ediyor. 
Şimdi al bunu, "Can Ataklı'nın gönlünden, bir askeri darbe ile AKP'den kurtulmak geçiyor. Ama yapılamayacağını bildiği için de hayıflanıyor. Üzüntüsünü diye getiriyor" diye kendince "tercüme" et. 
Dedim ya: "Deniz bitti. Malzeme de..."
Artık neredeyse, burunlarının ucundan, "Kanadı D harfini andıran bir sinek geçse" üzerine atlayıp, "İşte bakın!.. Bunlar yine darbe hevesinde" diye tepinecekler. 

Yemezler

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bütün garnizonlarını, bütün silahlarını, bütün tanklarını, bütün kritik komutanlık makamlarını, bütün uçaklarını ve helikopterlerini Alçak Darbeci FETÖ'cülere teslim eden siyasi aymazlığın, bugün kalkıp da kimseye "Darbeci" imasında bile bulunmaya hakkı yoktur. 
Haydi oradan!..
Kendiniz umacı yaratıp kendiniz şeytan yaratıp, kendiniz adeta hologram şeklinde sanal yeldeğirmenleri yaratıp, kendi evinizde bunlarla kavga edebilirsiniz. 
Ama toplumu germenin alemi yok. 
İşinize bakın. 
Memleketin dertlerine derman bulun. 

Corona'dan her Allah'ın günü neredeyse 2 otobüsün birbirine çarpması sonucu meydana gelen bir kazanın kurbanları kadar insan ölüyor. 
Pazar yerlerinde karanlık basmasını bile beklemeden insanlar çürük-çarık domateslere üşüşecek kadar aç bu memlekette. 
Eğitim ve sağlık hizmetleri yerlerde sürünüyor. 
Açlık ve sefalet diz boyu. 
Uyguladığınız yalış politikalar yüzünden bütün dünyada yapayalnız kalmışız.
Hukuk sistemine güven sıfırlanmış. Bunlara çare bulun. 
Üniversiteleri birbirine düşürdünüz. Çocuklara eğitim yerine cop ve biber gazı veriyorsunuz.
Yandaş rektör atamaları ile yangın çıkarıyorsunuz bilim kurumlarında. 
Bırakın saçma sapan düşmanlar yaratıp kendi kendinize kavga etmeyi. 
Milletin size verdiği oy, bunları çözmeniz için. 
İş, aş, ekmek yaratmak için. 
Milletle kavga için değil. 
Haydi işinize!


 

YORUM EKLE