Atatürk'ün Büyük Taarruz'dan 4 gün önce okuduğu kitap

Yeniçağ yazarı Murat Ağırel, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün, Büyük Taarruz'dan önce "Çalıkuşu" romanını okuduğunu yazdı.

Atatürk'ün Büyük Taarruz'dan 4 gün önce okuduğu kitap

Yeniçağ yazarı Murat Ağırel, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün, Büyük Taarruz'dan önce "Çalıkuşu" romanını okuduğunu yazdı.

Ağırel'in bugünkü yazısı şöyle:

Bugün mutluyum, bugün gururluyum…

Türk ve Anadolu tarihinin en büyük zaferlerinden 30 Ağustos zaferinin 99. yıldönümü.

Gelin biraz o büyük sıkıntı ve zaferin aynı anda yaşandığı günlere gidelim.

Size o günlere dair pek de bilinmeyen birkaç anekdot anlatıp o günkü koşulları ve Mustafa Kemal Atatürk'ün halen tam olarak anlaşılmadığını düşündüğüm karakterini anlatmak istiyorum.

Tarihçi ve yazar Şevket Süreyya Aydemir, "Tek Adam" kitaplarında bu yaşananları çok güzel anlatır.

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'nin kaderinin belirleneceği zafer yürüyüşünden önce cephe hattını teftiş ederken bir şeyi de ihmal etmiyordu.

Kitap okumayı…

Zaten plan günlerce, aylarca ince ince işlenip kurgulanmıştı. Taarruzdan dört gün önce yaptığı bir davranış aslında 30 Ağustos Zaferi'nin onun için kafasında kazanılmış bir son değil, başlangıç olduğunu ortaya koyuyordu.

Büyük Taarruz sırasında Başkumandanlık karargahında vazifeli olan Binbaşı Mahmut (Soydan) Bey, o günlere ait notlarını günü gününe tutmuştu. Ve bunların bir kısmını daha sonra yayınladı.

22 Ağustos gününe dair bir notunda şöyle yazıyordu:

"Bugün Akşehir'deyiz Paşa daireden çıkmadı. Akşama kadar Çalıkuşu'nu okudu. Çok memnun oldu. Takdir etti. Herkesten evvel uyanmış, giyinmiş, çadırlar arasında dolaşıyordu…"

Çalıkuşu romanını Atatürk, Cumhuriyeti kurduktan sonra okullarda okutulmasını emretmişti. Tüm zorluklara rağmen İstanbul'da yetişmiş bir kadın öğretmenin çağdaşlığı, zor koşullara rağmen savunmasını anlatıyordu.

Kitabı okuduktan sonra cephe hattını dolaşırken "Biliyor musunuz, gece Reşat Nuri Bey'in Çalıkuşu romanını okumaya başladım. Çok beğendim. İhmal edilmiş Anadolu'yu ve genç bir hanım öğretmenin yaşadığı zorlukları ne güzel anlatmış. Bitirince İsmet'e vereceğim. Sonra sizler de okuyun" diyerek önermişti.

Evet, bunu savaşa saatler kala yapmıştı…

Ki o savaşta daha bilinmeyen ne büyük kahramanlıklar vardı.

Birisini anlatayım.

Belen Tepe'ye taarruz eden 23. Tümen birliklerinden bir kısmı, bu tepenin eteklerinde, topçumuzun ateşiyle yanmaya başlayan çalılıklar arasından geçmek zorunda kaldılar.

Bu yangın sahası 400 metre kadar derinlik teşkil ediyordu. Birlikler bu ateş ve duman sahasına çekinmeden atıldılar.

Hatta maalesef bir kısım askerler bu ateşin içinde bu harekete bizzat karışan Tümen Kurmay Başkanı Fahri Belen'in (General) aktardığına göre şehit oldular.

Atatürk de savaştan sonra muharebe alanını dolaştığı sırada yaptığı gözlemleri şu sözlerle anlatmıştı:

"Muharebe meydanını dolaştığım zaman, ordumuzun ihraz ettiği zaferin azameti ve buna karşılık, hasım ordusunun uğradığı felaketin dehşeti beni çok mütehassıs etti. Sırtların gerisindeki bütün vadiler, bütün dereler ve mahfuz örtülü yerler, bırakılmış toplar, otomobillerle, namütenahi malzeme ve teçhizat ile ve bütün bu metrukât aralarında, yığınlar teşkil eden ölülerle, toplanıp karargâhımıza sevk edilen esir kafileleri ile hakikaten bir mahşeri andırıyordu."

Zaferler kazanan bir kumandan, savaşın ne kadar korkunç bir şey olduğunu bu sözlerle anlatıyordu.

Tabii zafer kazanan kumandan kadar esir düşüp yenilen bir kumandan da vardı.

Trikopis rehin alındıktan sonra Atatürk'ün yanına geldiğinde içerisine düştüğü hayreti, "Ben sizin bu kadar genç olduğunuzu bilmiyordum General" diyerek açığa vurmuştu.

Kızıltaş yamacındaki dağın eteklerinde parıldayan Türk süngülerine karşı sıkışıp artık çaresiz kaldığını, "Kaçmak için atımı bile bulamıyordum" diye anlatan Trikopis kaçamayınca rehin alınmıştı.

Mustafa Kemal'in huzurunda hiç de beklemediği bir muameleyle karşılaşan Yunan komutan, kahve ve sigara ikramının ardından şaşkınlıkla sorusunu şöyle sordu:

- Siz bu muharebeyi nereden idare ediyordunuz.

Atatürk de Kızıltaş yamacındaki süngüleri kastederek; "İşte tam o süngülerin parıldadığını söylediğiniz yerde, askerlerin yanındaydım" diyerek karşılık verince iyice şaşırdı.

Mustafa Kemal Paşa'nın bu cevabından sonra Trikopis'in ağzından şu sözler dökülür:

- İşte harp böyle kazanılır. Yoksa 550 kilometre uzakta, durum gözle görülüp hüküm verilmeksizin bir harita üzerinde pergelle ölçülerek, İzmir körfezinde bir yatta idare edilmez. Edilir ama netice böyle olur…

Zafer yazısını son bir notla bitireyim.

Aslında savaşın sonlarına doğru Yunan iktidarı Trikopis'i ordunun başından almış yerine Hacı Anesti atanmıştı. Fakat bu emir Trikopis'e ulaşamadan Atatürk'ün eline geçmişti.

Atatürk de yenik kumandana görevden alındığını o sırada bizzat kendisi tebliğ etmişti.

Trikopis yenilmemek için boğuşurken Atatürk bu istihbaratı alıp boşuna "Hacı Anesti gel de kurtar ordularını" diye bağırmamıştı.

Başta Trikopis olmak üzere Yunan komutanlar oradan ayrıldıklarında, intikamcı heybetli ve üstten bakan bir Türk komuta heyeti görmeyi beklerken, sade giyinmiş hor görmeyen kendinden emin büyük zafere rağmen sakin bir Mustafa Kemal ile karşılaşmanın şaşkınlığı içerisindeydi.

Atatürk ise yakın tarihin özetini daha sonra şu cümlelerle yapmıştı:

"Uçurumun kenarında yıkık bir ülke. Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar. Yıllarca süren savaş. Ondan sonra içeride ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni sosyete (toplum), yeni devlet ve bunları başarmak için arasız devrimler…"

Devrimlerin sürecek büyük Atatürk…

YORUM EKLE