Perdeye yansıyan gerçeklik... İstanbul Film Festivali Ulusal yarışmada öne çıkanlar

Öğretilmiş erkeklik! İstanbul Film Festivali’nde izlediğim “AF” filmi bu düşüncenin zihnimi meşgul etmesine neden oldu. “Erkek adam dediğin silah kullanır”, “Erkek dediğin namusuna helal getirmez” buna benzer “Erkek adam”la başlayan onlarca sözcük. Peki bunları söyleyen kim? Erkek egemen dünyayı korumak isteyenler. Kimi zaman bir kadının hayatına, kimi zaman bir çocuğun dünyasının kararmasına, kimi zaman da bir babanın, oğlundan nefret etmesine neden oluyor.

Cem Özay’ın yönettiği Timur Acar, Emine Meyrem Karamehmet, Yusuf Bayraktar’ın başrollerini paylaştığı film, “Erkeklere yüklenen abartılı güç misyonu”nu irdeliyor.
Pandemi ile birlikte ekranlara sıkıştırılan sanat, yasakların kalkmasıyla şehrin sokaklarına geri döndü.  İstanbul Film Festivali’nde Ulusal Yarışma bölümü açık havada gerçekleştiriliyor.  
“Sinema dijitalleşiyor, artık kimse, sinemaya gitmeyecek. Türkiye’de kültür sanat bitti” diye enseyi karartanlara müjde verelim.  Kültür sanatın bir yere gittiği yok. Gri bir dünya yaratmak isteyenlerin hayali bu. Ancak sanatçılar, aydınlar ve sanatseverler rengârenk bir ülkenin umudunu yaşatmaya devam ediyor. 

Yüksek enflasyondan nasibini alan festival biletlerine rağmen sinemaseverler bulup buluşturup açık havada film izliyor. Üstelik bu sanata karşı mesafeli duranların ısrarla yaydıkları, halk “bağımsız sinema” izlemiyor, uydurmalarına rağmen. Cahilliği övüp, okuyanı, izleyeni basitleştiren kendi bilgisizliğini bastırmak için popüler kültürü dayatan zihniyete karşı sanat üreticileri, beyazperdeye gerçekliğimizi yansıtmaya devam ediyor. 

SEN BEN LENİN

Kapitalizmin ağır yükü altında ezildiğimiz, zenginin sefa sürdüğü, fakirin ise izlediği şu günlerde  “Sen Ben Lenin” adını duyunca bir çok kişi gibi ben de büyük  heyecan duydum. 
1991 yılında Sovyetler Birliği'nin yıkılmasıyla birlikte denize atılan Lenin heykellerinden biri, yıllar sonra Düzce'nin Akçakoca ilçesinde sahile vuruyor. 
 Belediyenin kent meydanına Lenin heykeli dikme fikri üzerine, dünya basınında yer bulan bu haber, daha dikilmeden birçok turistin ilgisini çekerek Akçakoca'yı turizm ajanslarında en çok arananlar listesine girmesine neden oldu. Ancak heykel, hiçbir zaman kent meydanına dikilmedi.

Peki Lenin heykeli, kasabanın meydanına dikilseydi ne olurdu? sorusu etrafından şekillenen filmin yönetmenliğini, Tufan Taştan üstleniyor.
 Filmin senaryosunu Barış Bıçakçı ile birlikte kaleme alan genç yönetmen, Lenin heykelinin izini sürmese hiçbirimiz “o heykele ne oldu?” diye sormayacaktık.
 Heykel halen belediyenin deposunda durmakta. Ahşap olduğu için zarar görmüş de olabilir. 
Dönemin Dışişleri Bakanı, TBMM Avrupa Birliği Uyum Komisyonu Başkanı ve AKP Düzce Milletvekili Yaşar Yakış, heykelin bir hikâyesi olduğuna inandığını ama açık havada sergilenmesi veya bir yere dikilmesinin doğru olmayacağını söylemişti. Yine aynı dönemin Akçakoca Belediyesi Başkan Vekili Ahmet Göral ise “Lenin’in siyasi görüşleri bizi ilgilendirmez. Ancak tarihi bir kişilik olduğu tartışılmaz. Akçakoca’da başlatacağımız turizm atağı için iyi bir tanıtım vesilesi olacağına inanıyoruz’’ ifadesini kullanmıştı.
 Açıklamalardan anlaşılacağı üzere Lenin heykeli bile sistemi korkutmaya yetiyor. Filmden bir diyalog, durumu özetlemeye yetiyor. “Nerede kapitalizm varsa tarihi satma özgürlüğü vardır.” 
Filmin oyuncu kadrosunda başarılı oyuncu Saygı Soysal’ın yanı sıra Barış Falay, Nur Sürer, Salih Kalyon, Binnur Kaya, Hasibe Eren, Serdar Orçin, Melis Birkan gibi ünlü isimler yer alıyor.
Kim bilir belki filmden sonra yetkililer, Lenin heykelini bir müzeye koymayı akıl eder.   

NEJAT İŞLER 9,75 FİLMİNDE

Uluç Bayraktar, televizyon dizilerinin aranan yönetmeni.  “Ezel”, “Son”, “Karadayı”, “Çarpışma”, “İçerde”, “Babil” gibi dizileri yönetti.  İlk uzun metraj filmi "9,75” prömiyerini İstanbul Film Festivali’nde gerçekleştirdi. Filmin içinde Gezi’de var, LGBTİ+ da, Kürt sorunu da. Ancak film ne bir Gezi Direnişi, ne de LGBTİ+ hikayesidir. Film, her gün onlarca haksızlık yaşanırken kendi bireysel çıkarlarımıza odaklandığımız gerçeğinin hikayesidir. Bir yönüyle dinlemeyi unuttuğumuz vicdanımız.

Mehmet Eroğlu’nun 9,75 Santimetrekare adlı romanından uyarlanan filmde Nejat İşler, kırklı yaşlarının başındaki yazar Ahmet’i canlandırıyor.  90’ların başında doğuda yaptığı askerlik sırasında karşılaştığı, dört beş yaşlarındaki bir çocuktan esinlenerek yarattığı romanı bitirmeye çalışırken içerisinde bulunduğu durumun kurbanı mı? yoksa suçlusu mu? 
 Filminin oyuncu kadrosunda Nejat İşler’in yanı sıra Funda Eryiğit, Berkay Ateş, Menderes Samancılar, Ercan Kesal, Şebnem Bozoklu gibi isimler yer alıyor. 

ÇATLAK 

Birbiri ardına yükselen binalara baktığınızda; içersinde kimler yaşıyor, nelere sevinir, nelere üzülür diye hiç düşündünüz mü? Yıllarca ödeyeceğimiz kredilerle aldığımız evlerin, kutsal saydığımız aile kavramının önüne nasıl geçtiğini, yönetmen Fikret Reyhan ustalıkla anlatıyor. Filmin büyük bir bölümü, bir evin oturma odasında geçiyor. O ev yıllar önce İngiltere’ye giden ailenin en küçük oğlu Fatih’in gönderdiği parayla alınmıştır. Ancak Fatih, borcunu ödemek için ailesinden parayı geri istediğinde herkesin dilinden düşmeyen değerlerin, söz konusu mülkiyet olduğunda nasıl yok olduğunu görüyoruz. 

İNSANLAR İKİYE AYRILIR 

Yönetmenliğini Tunç Şahin’in yaptığı filmde Camdaki Kız rolüyle herkesin yakından tanıdığı Burcu Biricik, yine son yıllarda ismi öne çıkan Pınar Deniz ve Aras Aydın var. Bu popüler isimleri saydığımızda hemen aklınıza suyu sabuna dokunmayan gişe filmleri gelmesin. Kapitalizm sizi sömürür, sömürürken de ileride zengin olma hayali kurdurur. Bankaların sizi sürekli arayıp kredi kartı vermek istemesi de tesadüf değildir.  Peki o kartlar ödenmediğinde ne olur? Bu soruya “İnsanlar İkiye Ayrılır” ile yanıt buluyor.

Bu yıl filmlere baktığımızda hayatımızın gerçeklerinin sinema perdesine yansıdığını gördük. İçine kapanık, bireyin yalnızlığını anlatan sinema dilinden yavaş yavaş uzaklaşıyoruz. Erkek egemen dilin yerine, kadına ve dünyaya daha güzel bakan genç yönetmenlerin Türk Sineması’nı daha ileriye taşıyacağı umuduyla 40. İstanbul Film Festivali’nden ayrılıyoruz. Umarız festival gelecek yıl, içinde sinema ile tiyatro salonlarının bulunduğu, ara sokaklarında kitapçıların yer aldığı, film sonrası sektör bileşenlerinin, sinema öğrencilerinin buluştuğu Beyoğlu’na geri döner.  

YORUM EKLE