“İstanbul’u satıyorum” 

“Kız Kulesi satarım. İlanlar ve reklamlarla bağırırım bangır bangır! 
My name is: Mister Mangır…” 
Böyle başlıyor Ferhan Şensoy’un 1987’de sahnelediği “İstanbul’u Satıyorum” oyunu… Türkiye’nin Özal’lı yıllarında geçer oyun…  
Dönemin Başbakanının tavsiyesiyle işini bilen, İstanbul satıyor! Garibana gece kondu. Zengine gökdelen ve rezidans…Tarihi semtlerde doğup büyüyenlerin ise evleri cüzi rakamlarla ellerinden alınır zengine verilir. 
İstanbul’un üzerine beton dökülmesine ve canım şehrin yok olmasına dayanamayan Mimar Sinan kabristanından kalkar gelir.
Münir Özkul’un hayat verdiği Mimar Sinan sorar: “Koskoca devletin ser mimarı yok mudur?”
Olayların mimarı (Turgut Özal) var, cevabını alır. “Ben hastaneler yaptım hastalar şifa bulsun,  imarethaneler yaptım yoksulların karnı doysun” diye feryat eder. 
Derdini anlatamayacağını anlayan Mimar Sinan, kentsel dönüşüme karşı çıkan halkın yanına gider. Mahallelinin kente sahip çıkmalarını ister. Burada umduğunu bulur mu? Ona da izledikten sonra siz karar verin… 
Pandemi ile birlikte “çevrimiçi sanat” kavramıyla tanıştık. Oynandığı yıllarda kısa sürede klasikleşen “İstanbul’u Satıyorum” ücretsiz olarak izleyiciyle buluştu.  
Ferhan Şensoy’un ilk olarak 1987’de ortaya koyduğu tiyatro oyunu 34 yıl sonra güncelliğini koruyor. 
Oyunu izlerken hemen aklıma Narmanlı Han geldi. Aliye Berger, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Bedri Rahmi Eyüpoğlu günümüzde kahve zincirlerinin kafelerinin bulunduğu mekana dönse ne düşünür?  
Beyoğlu'nun sanat ve kültür merkezi konumundaki hanı önce yalnızlığa daha sonrada oryantalist bir mekana çevirenler, Türk edebiyatının büyük isimlerinin biyografilerinin yer aldığı girişe bakarken keyifle Latte ve mochalarını yudumlayabiliyor mu?   
2010 yılında Avrupa’nın başkenti İstanbul seçildiğinde, dünyadaki en güzel caddelerden biri diye övülüyordu İstiklal Caddesi, teker teker kapanan sinema salonları ve kitapçılar, yerini sıralanan mağazalar ve göçmenlerin dolduğu beton meydanına bıraktı… 
Beyoğlu’nda satılmadık yer bırakmayanlar şimdi de gözünü Harbiye’de bulunan İstanbul Radyosu’na dikti. 
Safiye Ayla, Müzeyyen Senar , Zeki Müren, Muzaffer Sarısözen, Nida Tüfekçi ve daha pek çok büyük isimin seslerinin yankılandığı radyo boşaltılmak isteniyor. 
6 Mayıs 1927’deki ilk anonsla yayın hayatına başlayan İstanbul Radyosu depreme dayanıklı olmadığı gerekçesiyle boşaltılıyor. Ancak kimse deprem incelenmesi yapılmadığını bilmiyor. Çünkü buna dair bir rapor yok. Anıtlar Kurulu tarafından tescilli olan yapının güçlendirmesinin nasıl yapılacağına dair de bir bilgi yok.
Bir yıl önce hizmete açılan Radyo Müzesi, hiçbir yerde bulmayacağınız notaların nasıl muhafaza edileceği gibi pek çok soru var. 
Dünya’da radyo binası olarak inşa edilen ve canlı müzik kaydedebilen sayılı radyo binalarından biri olan İstanbul Radyosu, ülkenin müzik hazasını oluşturuyor.  
Sadece sanatçıların değil o radyo tiyatrosuyla büyüyenlerin mutluluğu, hüznü ve coşkuyu yaşadıkları İstanbul Radyosu boşaltılırken toplumsal belleğimiz de onunla birlikte siliniyor.
İstanbul, geçtiğimiz yıllarda yaşam biçimimizi ve kente dair hafızamızı derinden etkileyerek köklü biçimde değişti. 
Ustanın da dediği gibi İstanbul 34 yıldır satılmaya devam ediyor ama henüz doyan olmadı.

YORUM EKLE