Gara Şehitleri'ne ağlarken...

Türkiye Cumhuriyeti, başında "terör belası" olan tek ülke ve tek devlet değil.

Ülkemiz aynı zamanda, terörle dişiyle tırnağıyla amansız bir mücadele veren ve bu uğurda yıllardır kurban veren tek ülke de değil.

Maalesef, "amaçlarını barışçıl yöntemlerle değil, silah kullanarak ve sadece resmi değil sivil canları da alarak, on yıllardır oluk oluk kan dökerek kalleşçe savaşan" bir terör örgütü, hâlâ diz çöktürülmekten çok uzak biçimde varlığını sürdürüyor. Etnik Milliyetçi ve demokrasiden nasibini almamış bir kliğin, uluslararası emperyalist güçlerin de desteği ve basiretsiz yönetimlerin de yanlış politikalarından "beslenerek" sürdürdüğü bu savaş, onbinlerce kişinin kanını dökmesinin yanısıra, çok sayıda sivilin de katline neden oldu ve öyle görülüyor ki, önümüzdeki dönemde de bunun önünü kolay kolay almak (en azından bugünkü iktidarın mücadele anlayışı ve kapasitesi ile) mümkün görülmüyor.

Son olayda da, Kuzey Irak'ın Gara bölgesinde rehine tutulduğu anlaşılan asker, polis ve başka kamu görevlilerinden oluşan bir grup vatandaşımız, kurtarılmak istenirken (detayını henüz  bilemediğimiz için bu ifadeyi kullanıyorum - belki de operasyon öncesinde) yaşamlarını yitirdiler.

Olayın hemen ardından hükümet yetkilileri önce "13 Sivil şehit oldu" ifadesini kullanarak kafaları karıştırdı. Sonra, gerçeği (belki de bir kısmını) açıklayarak, ülkeyi bilgilendirdi.

Bu gerçekleri bir şekilde hatırlattıktan sonra, gelelim durumun değerlendirmesine.

Bu ülkenin en üst (tek) icra makamında oturan şahsın da bizzat dile getirdiği üzere "13 Vatandaşımızı kurtarmak istedik. Ama maalesef başarılı olamadık..."

Olabilir. Son derece karmaşık koşulların bir araya  gelmesi sonucu icra edilebilecek ve yüksek risk taşıyan bir askeri operasyon, geçmişte de örnekleri görülmüş olduğu üzere, her zaman başarıya ulaşamayabilir. Tonlarca faktör etkilidir bu durumlarda. İnsan hatası olabilir, araç arızası olabilir. İstihbarat zaafiyeti olabilir. Yanlış – yanıltıcı istihbarat olabilir. Zamanlama hatası olabilir. Kimi zaman (çoğu zaman) işi şansa bırakmamış olsanız dahi son anda şans faktörüne yenik düşebilirsiniz. En basitinden bir "teke tek vuruşmada" bile silah tutukluk yapabilir. O an, ölmekle öldürmek, kurtarmakla kurban olmak, düşmana zayiat vermekle şehit düşmek arasında incecik bir çizgi vardır.

Başarısızlık, insanlar (ya da bu durumda devletler) için iki ihtimalden biridir.

Ama unutulmaması ve asla yadsınmaması gereken bir şey vardır.

Her başarısızlığın da bir hesabı yapılıp, faturanın ödenmesi gerekliliği.

Olaya şöyle bakın:

Bu operasyonun başarılı olması, yani 13 vatandaşımız "şehit" olarak tabutlarda değil de, üzeri bayraklarla süslenmiş bir yolcu otobüsü ya da helikopterlerle ülke topraklarımıza getirilmesi durumunda açıklamayı kim yapacaktı? "Muzaffer komutan" olarak kim alkışlanacaktı? Meydanlarda kim, gözyaşları arasında konuşacak ve bu başarının (zaferin) tadını çıkaracaktı?

Bugünkü başarısızlık durumunda da faturayı onun ödemesi gerekir.

Bu fatura, en başta o şehitlerin en yakınları olmak üzere milletten özür dileme ile başlar, istifa, hattâ yargılanmaya kadar gider.

Demokrasi ile yönetilen rejimlerde, ödül-ceza ya da "takdir-hesap" dengesi böyle çalışır. Sorumluların, üstelik de insan hayatının söz konusu olduğu (bu durumda yeri çok zor doldurulabilecek eğitimli – profesyonel 13 insan hayatı) bir olayda, en azından "hatanın nerede yapıldığı ve gerçek sorumlular ortaya çıkarılana (tercihan kapsamlı ve bağımsız bir soruşturma ile) kadar" yetkililerin istifa mektuplarını "En üst otoriteye" yani Cumhurbaşkanı'na sunmaları gerekirdi.

Evet... Sayın Milli Savunma Bakanı'nı, Sayın İçişleri Bakanı'nı ve Sayın Genelkurmay Başkanı'nı kastediyorum.

Bir köprü inşaatında yanlış takılan veya kopan-kırılan bir kablonun ya da vidanın, civatanın sorumluluğunu üstlenip intihar eden mühendis ya da yöneticileri gördü – duydu bu dünya.

13 canımızın, 13 şehidimizin hesabını verebilmek, en azından olayın aydınlatılabilmesi ve gerçek sorumlu kimse ortaya çıkarılması için istifa etmeyi neden kendine yediremez Türkiye Cumhuriyeti'nin yöneticileri?

Çekilin kenara, açın soruşturmayı, olayın tüm boyutları ile araştırılsın ve gerçek ortaya çıksın. Siz de tarihe geçin. En azından bu milletin ve tabii ki en başta da şehit ailelerinin yüzlerine bakabilecek yüzünüz olsun.

Ama burası Türkiye.

Siz ne yapıyorsunuz?

Her zaman yaptığınız gibi "En yüksek volümle bağırırsam, en haklı ben çıkarım" mantığına sığnıyor. Muhalefeti suçlayarak başlıyor, muhalefeti suçlayarak bitiriyorsunuz konuşmalarınızı. Etrafa atar gider yaparak haklı çıkılacağı varsayımına teslim oluyorsunuz.

Bağırınca insanlar tırsacak, sinecek ve daha fazla soru sormayacaklar(!). Böylece olay unutulacak, üzeri kapanacak ve bir sonraki krize kadar durumu idare etmek, üzerinizden yükü atmak suretiyle eve gidip rahat uyuyacağınızı zannediyorsunuz, öyle mi?

Üstelik de, daha şehitlerin cenazeleri musalla taşlarından omuzlara alınmamışken, parti kongrelerinizde kahkahalı, gülüşmeli, şarkılı, türkülü, sloganlı, esprili, kakara kikirili siyasi ayinlerde vicdanlarıınzı rahatlattığınızı zannedip, milletin vicdanlarında, şehit analarının acılı yüreklerinde ağır ve onulmaz yaralar açarak mahşere kadar unutulmayacak bir sicil oluşturuyorsunuz.

Böyle sürer mi bu devran?

Umarız gitmez.

Çünkü uzadığı müddetçe, bu anlayışı terketmediğiniz südece, hayatın sadece bu alanında değil, memleketin bu en önemli sorununda değil, başka sorun başlıklarında da bu tür acılar hayal kırıklıklarını hep birlikte yaşayacağız.

İki üç gerçek sorumlulunun faturayı "ellerinin tersi ile itmesi" nedeniyle 83 milyon olarak daha ağır ve acı faturaları birlikte ödeyeceğiz.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Turgut
Turgut - 3 ay Önce

Ezcümle nedir yahu? Tv izlerken duydum sizden. Örneğin demek çok mu zor? Yazarım, gazeteciyim diye geçiniyorsunuz ama koca yazım kılavuzunda başka bir sözcük yokmuş gibi bu eskimiş Arapça sözcüğü kullanıyorsunuz. Bir de sürekli RTE icadı "Noktasında" ile "evrildi" diyenler var. Gidin işinize ya.